29 Kasım 2022 Salı

SÖZLEŞMELİ PERSONEL

 Belki ben yanlış biliyorum. Olabilir. Yanlış biliyorsam, doğrusunu öğrenmek isterim.

Şu anda kamuoyunu meşgul eden sözleşmeli personel konusu var.

Ben CHP'liyim. ATATÜRK'çüyüm. Asla bir çalışanın hakkının yenilmesini, emeğinin karşılıksız kalmasını istemem.

Şimdi Karayolları, Devlet su işleri, Belediye, TRT, ya da herhangi bir kurum, resmi yolla ilan ediyor "Üç aylık sözleşmeli personel alacağım" diye. 

Vatandaş kuruma gidiyor, gerekli şartları sağlıyorsa, iş başı yapıyor.

3 ayın sonunda kurum işçiyi çıkartmak istiyor. Ve kavga başlıyor.

Şimdi burada hak ihlali nerede? Kurum yalan söylemedi. 

Üçüncü ayın sonunda, gerekli olmadığı halde kadrolu olarak işe alınırsa. Bu bizim cebimizden çıkmayacak mı?




25 Kasım 2022 Cuma

ŞAKŞAKÇI OLMAK

Sayın Cumhurbaşkanı şehir hastanesinin açılış töreninde konuşuyordu. "Eyy benim kardeşlerim, eski Türkiye'nin eski sağlık sistemine evet mi diyorsunuz, hayır mı diyorsunuz" diye sordu. "Eveeeetrt" diye bağırdılar. "Hayır hayır" diye düzelterek, "evet mi diyorsunuz, hayır mı?" diye tekrar sordu. "Hayırrrr" diye bağırdılar. Kalabalığı tasdikleyerek gülümsedi, "olay bu kadar basit" dedi. 

Sayın Cumhurbaşkanı açısından kamu yönetimi işte "bu kadar basittir. 

Van münüts diyor. Eyyooo diye seviniyorlar. İsrail'le el sıkışıyor. Eyyooo diye seviniyorlar. 

Seçim mitingindeydi mesela, bağıra bağıra konuşuyordu, "eyyy benim kardeşlerim" dedi, "Cehape  genel başkanı çıkmış, başörtüsü sorununu ben çözerim diyor, buna inanıyor musunuz?" diye sordu. "Eveettt" diye bağırdılar. Hiç bozuntuya vermeden sorunun sonunu tersten bir daha sordu. "İnanmıyorsunuz değil mi?" dedi. "Eveettt" diye bağırdılar. İşte bu kadar basit... 

Kardeşim Esad diyor. Eyyooo diye tezahürat yapıyorlar. Katil Eset diyor. Eyyooo diye tezahürat yapıyorlar.

 Eminim hatırlarsınız, sarayda muhtarlara konuşuyordu, FETÖ’cüleri kastederek "hani şimdi neredesiniz?" diye sordu. Muhtarlar ellerini havaya kaldırarak "burdaaa" diye bağırdı. "Tamam siz hurdasınız da onlar nerede, taa orda" diye düzeltti. "Ordaaaa" diye bağırdılar. 

Rus uçağını vuruyoruz. Kornalarla şehir turu atıyorlar. S400 alıyoruz. Halay çekiyorlar. 

Bir defasında, partisinin meclis grubunda konuşuyordu, bir harita gösterdi, "İşte 2002 öncesindeki bölünmüş yolların haritası" dedi. AKP milletvekilleri coşkuyla alkışlamaya başladı. E. Sinirlendi tabii... "Niye alkışlıyorsunuz, daha alkışlanacak haritayı göstermedim" dedi. AKP milletvekilleri sustu. Alkışlanacak haritayı gösterdi, "İşte 2002 sonrasındaki bölünmüş yolların haritası" dedi. AKP milletvekilleri coşkuyla alkışlamaya başladı. 

Eyyyy İslam düşmanı Macron diyor. Yuuuhh çekiyorlar. Sevgili Emmanuel diyor. Eyyooo diyorlar. 

Gene bir gün, miting kürsüsündeydi. "Sütçü ninenin diyarı Kahramanmaraş" dedi. "Eyooo" diye alkışladılar. İmam'ı nine yapmıştı. Sütçü İmam Kahramanmaraş'taydı ama, Nene Hatun Erzurum'daydı. Direndikleri düşman bile farklıydı. Hiç çaktırmadan toparladı. "Sütçü İmam’ın diyarı Kahramanmaraş" dedi. "Eyooo" diye alkışladılar. 

Birleşik Arap Emirlikleri’nin şerefsiz prensi diyor. Prensi yuhalıyorlar. Kıymetli prens kardeşimi muhabbetle kucaklıyorum diyor. Eyyooo diye seviniyorlar. 

Eskişehir'deydi galiba, dili fena sürçtü, haramla helalin cümle içindeki yerini karıştırdı. "Eyyy Kılıçdaroğlu, ben evlatlarıma helal lokma yedirmediğim halde, evlatlarıma haramdan bahsedecek evsafta değilsin" dedi. Kılıçdaroğlu'nu yuhaladılar. 

İstanbul'da kuşbaşı doğrama yapan Suudi Arabistan prensine "cinayetinin hesabını soracağız" diyor, yuuuhh çekiyorlar. Aynı prensi "kıymetli kardeşim" diyerek kucaklıyor, sarayında şerefine fasıl yaptırıyor, eyyooo diye seviniyorlar. 

Muhterem hoca efendi diyor. Eyyooo diyorlar. Haşhaşi sülük diyor. Yuuuhh diyorlar. 

MHP'ye esfeli safilin diyor. Yuuuhh diyorlar. Mhp'yle ittifak kuruyor. Eyyooo diyorlar. 

Kürt sorunu var diyor. Eyyooo diyorlar. Ne Kürt sorunu yauv yok öyle bir şey diyor. Eyyooo diyorlar. 

Hamdolsun Avrupa Birliği'ne girmek bize nasip oldu diyor. Sevinçten havai fişek fırlatıyorlar. Eyyy Avrupa Birliği sen yoluna biz yolumuza diyor. Sevinçten davul zurna çalıyorlar. İşte “bu kadar basittir”

Peki neden "bu kadar basittir derseniz? 2011 yılıydı, Mısır'da çarşı karışmıştı, aralarında Sisi'nin de bulunduğu generaller darbe yapmış. Hüsnü Mübarek'i hapse tıkmışlardı, Sisi'nin iki yıl sonra kendisine de darbe yapıp, kendisini de hapse tıkacağından haberi olmayan Mursi seviniyordu. O zamanlar Star Haberdeydim, madem Mısır'da çarşı karıştı, Mısır Çarşısı'nda röportaj yapalım, sayın ahalimizin ne düşündüğünü soralım dedik. "Mısır hangi kıtada?" diye sorduk. Güney Afrika kıtasında diyen oldu. Hindistan'a yakın olması lazım diyen oldu. Sıcak ülkeler tarafında diyen oldu, Arap emirlikleri kıtasında diyen oldu. Rusya tarafında olduğuna göre Asya'da diyen oldu, Amerika'da diyen bile oldu. Röportajlar internette hâlâ duruyor, inanmayan açsın izlesin lütfen... "Hüsnü Mübarek kimdir?" diye sorduk. Hem vallahi hem billahi, "yatır" diyen oldu. Mübarek lafını duyunca, Hüsnü'nün olsa olsa türbe olabileceğini düşünmüşlerdi! Ergenekon sanığı diyen oldu, Suudi Arabistan bakanı diyen oldu. Arka Sokaklar dizisini seyrediyorum ama tam olarak şey edemedim diyen oldu. Kimden bahsediyor acaba diye ısrar ettik, meğer Arka Sokaklar dizisindeki kurgusal karakter baş komiser Hüsnü Çoban'dan bahsediyordu. Beyaz Show'a çıkan şarkıcı diyenler bile oldu, hangi tarzda söylüyor diye sorduk, arabesk dediler. Rabia işaretiyle mitingler yaptı, darbecilerin öldürdüğü Esma'ya babasının yazdığı mektubu hıçkırıklarla ağlayarak okudu, Mursi'yi şehit ilan etti. Türkiye'nin bütün camilerinde cenaze namazı kıldırdı, "beni darbeci katil Sisi'yle barıştırmaya çalışanlar var, asla kabul etmem, aksi halde kendimi inkâr ederim" dedi. Gitti el sıkıştı. "Niye olmasın" diyor. Yarın öbür gün çıkıp "piramitleri biz diktik" der. Eyyooo diye sevinirler.

Yılmaz ÖZDİL

23 Kasım 2022 Çarşamba

ŞEHİTLİK

 Sadece fikrimi belirtmek istiyorum.

Öncelikle şunu belirtmek isterim. Her ölüm kötüdür, hele yurttaşımızsa, hele çocuksa. Bir de yakınları için olan acıyı düşünün, tarif edilemez. Ateş düştüğü yeri yakar derler.

Ancak şehitlik mertebesi çok farklı bir olay. Ancak askerimiz ve kolluk kuvvetlerimiz (polis, bekçi, jandarma) şehit olur. 



16 Kasım 2022 Çarşamba

ANDIMIZ

 


TARİH BOYUNCA ANDIMIZ

1933

Türk'üm, doğruyum, çalışkanım.
Yasam, küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, budunumu özümden çok sevmektir.
Ülküm, yükselmek, ileri gitmektir.
Varlığım Türk varlığına armağan olsun.

1972

Türk'üm, doğruyum, çalışkanım.
Yasam, küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir.
Ülküm yükselmek, ileri gitmektir.
Varlığım Türk varlığına armağan olsun.
Ey bu günümüzü sağlayan, Ulu Atatürk: açtığın yolda,
kurduğun ülküde, gösterdiğin amaçta hiç durmadan yürüyeceğime ant içerim.
Ne mutlu Türk'üm diyene.

1997

Türk'üm, doğruyum, çalışkanım,
İlkem: küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir.
Ülküm: yükselmek, ileri gitmektir.
Ey Büyük Atatürk!
Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime ant içerim.
Varlığım Türk varlığına armağan olsun.
Ne mutlu Türk'üm diyene!


Öğrenci andı ya da AndımızTürkiye'deki ilköğretim okullarında 1933-2013 yılları arasında her sabah öğrencilere bir tören ile okutulmuş olan yemindir. Kuruluşundan beri KKTC'de okutulmaya devam edilmektedir.

Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip tarafından yazılan metin ilk defa 1933 yılının 23 Nisan kutlamaları sırasında bizzat kendisi tarafından Ankara'da bir törende toplanan çocuklara hep bir ağızdan söylettirilmiştir. Türkiye'de Cumhuriyetin ilanından sonra ulus devletin değerlerinin vatandaşlara aktarılması ve içselleştirilmesinin bir aracı olarak işlev gören okullarda bu yemin metninin bir tören ile öğrencilere okutulması, ulusal değerleri yücelten bir eğitim anlayışının bir parçası olarak değerlendirilebilir.

Tarihçesi

Dönemin Millî Eğitim Bakanı, Reşit Galip, Türkiye Cumhuriyeti 10. yılını doldururken 23 Nisan 1933 sabahı çocuklarına kendi yazdığı bir andı okutmuş ve o gün Çocuk Haftası'nı açış konuşmasında da bu metni tekrar ederek şunları söylemişti:

Çocuklar, güzel yüzlü Türk yavruları, Büyük Millet Kurultayının Gazi babanızın eliyle açıldığı gündür. Bunu bayram edinmeniz, ey Türk çocukları, öz kurultayın açıldığı, öz devletin kurulduğu günü kendi bayramınız için seçmeniz ne mutlu buluş!... Büyük Türk yarınının yapıcıları arasına girmek için şimdiden hazırlanan güzel çocuklar, daima kulağınızda çınlasın ki çalışkan olmayan Türk sayılmaz, ahlaklı olmayan Türk olamaz. Şimdiden bağırarak söylüyorum ki sizlerden çalışmayanlar, iyi yetişmeğe kulak asmayanlar bizim yarınki düşmanlarımızdır. Budunlar içinde bir ve eşsiz Türkün güzel çocukları, Türklüğün büyük yarını sizin görünüşte mini mini dayanıksız, fakat hakikatte sağlam ve dayanıklı omuzlarınızdadır. Bunu düşünün bilin, anlayın ve bir an bile unutmayın.

Size bütün şu işi veriyorum, bayramınız biter bitmez mekteplerinize döndüğünüz ilk günden başlayarak birinci derse girdiğiniz zaman sınıflarınızda hep birden ve her gün şu sözleri tekrarlayacaksınız:

Türküm, doğruyum, çalışkanım. / Yasam: Küçükleri korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, budunumu özümden çok sevmektir. / Ülküm: Yükselmek, ileri gitmektir. / Varlığım Türk varlığına armağan olsun.

Afet İnan’ın aktardığına göre, bu nutuk 24 Nisan 1933 tarihli Hâkimiyet-i Milliye gazetesi baş sayfasında "Türk Çocuğu Yasası" başlığıyla haber oldu. "Öğrenci Andı" olarak bilinen metin, bu konuşmanın ardından Bakanlıkça yayımlanan bir genelge ile Cumhuriyet'in 10. yılından başlayarak okullarda sürekli hep bir ağızdan okutuldu. Öğrenci Andı'nın amacı, anlamı ve öğrencilere nasıl kavratılacağı 18 Mayıs 1933 tarih ve 1749/42 sayılı “Talebenin Her Gün Tekrar Edeceği İbare Hakkında" başlıklı Bakanlık genelgesinde açıklandı ve genelge ilkokullar yönetmeliğinde yer aldı. Metin, 1972 ve 1997 yılında çeşitli değişikliklere uğradı.

Reşit Galip'in metni hazırlarken, daha önce okul kitaplarında yazılmış olan metinlerden etkilenmiş olduğu düşünülür. Metin, Reşit Galip’in sivil vatandaş idealinden uzaklaşan ve II. Dünya Savaşı'nın ortamına uygun olan "asker vatandaş" yetiştirme idealini gösterir. Genel olarak milliyetçi bir metin sayılan ant, çeşitli kesimlerce faşist yorumlar içeren bir ant olarak nitelendirilmiştir.

Çözüm süreci kapsamında yapılan yasal değişikliklerle, 2013'te Türkiye'de okullarda okunması uygulamasına son verildi. Türk Eğitim Sendikasının uygulamanın sonlandırılmasına ilişkin olarak Danıştay'da açtığı davanın sonucunda Danıştay 8. Dairesi, 2018 yılında oy çokluğuyla aldığı kararda, andı yürürlükten kaldıran düzenlemenin iptaline karar verdi.  Ancak bu karar, yürütme tarafından uygulamaya alınmadı. Millî Eğitim Bakanlığı, kararı temyiz etti ve dosya Danıştay İdari Dava Daireleri Kuruluna geldi. Kurul, 13 Mart 2021'de itirazı oy çokluğuyla kabul ederek, Danıştay 8. Dairesinin yönetmeliği iptal eden kararını kaldırdı.


                                                                 Dr. Reşit GALİP



11 Kasım 2022 Cuma

İSTİKLÂL MARŞI

KAHRAMAN TÜRK ORDUSUNA

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak; Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak. O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak; O benimdir, o benim milletimindir ancak.

Çatma, kurban olayım, çehrene ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül... Ne bu şiddet, bu celal?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal;
Hakkıdır, Hakk'a tapan, milletimin istiklal.

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim: Bendimi çiğner, aşarım;
Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım.

Garb'ın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar;
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
"Medeniyet!'' dediğin tek dişi kalmış canavar?

Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın;
Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.
Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın...
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

Bastığın yerleri ''toprak!'' diyerek geçme, tanı!
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehid oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda!
Canı, cananı, bütün varımı alsın da Huda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.

Ruhumun senden İlahi şudur ancak emeli:
Değmesin ma'bedimin göğsüne na-mahrem eli;
Bu ezanlar -ki şehadetleri dinin temeli-
Ebedi, yurdumun üstünde benim inlemeli.

O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım;
Her cerihamda, İlahi, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruh-i mücerred gibi yerden na'şım!
O zaman yükselerek Arş'a değer, belki, başım.

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.
Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk'a tapan, milletimin istiklal.


Mehmet Akif Ersoy



 

9 Kasım 2022 Çarşamba

CUMHURİYET MUCİZEDİR


 

29 EKİM 1923 sabahı... 

Nüfus 13 milyondu, 11 milyon kişi köyde yaşıyordu. 40 bin köy vardı, 37 bininde okul yoktu, postane yoktu, dükkân yoktu. 30 bin köyde, yani her dört köyün üçünde cami yoktu. Traktör sayısı sıfırdı, biçerdöver sayısı sıfırdı, karasaban vardı. Ayçiçeği üretimi yoktu, şeker üretimi yoktu, ekmeklik un bile ithaldi, pirinç ithaldi, bütün memlekette sadece beş bin hektar alan sulanabiliyordu. Beş bin köyde sığır vebası vardı. Hayvanlar kırılıyor, insanlar kırılıyordu, bir milyon kişi frengiydi, iki milyon kişi sıtmaydı, üç milyon kişi trahomluydu, eminim gençlerimiz şu anda internete girip "trahom nedir?" diye arıyordur, çünkü artık hayatımızdan çıktı, o zamanlar üç milyon kişi trahomluydu, verem, tifüs, tifo salgını vardı. Bit'le başa çıkılamıyordu. Bebek ölüm oranı yüzde 40'in üstündeydi, dünyaya gelen her iki bebekten biri ölüyordu. Anne ölüm oranı yüzde 18'di, her beş anneden biri ölüyordu. Ortalama ömür 40'tı, 41'inci yaşını gören şanslıydı. Memlekette sadece 337 doktor vardı. Sadece 60 eczacı vardı, sadece sekizi Türk'tü. Diş hekimi sayısı sıfırdı. Sadece dört hemşire vardı. 40 bin köy, sadece 136 ebe vardı. Yanmış bina sayısı 115 bin, hasarlı bina sayısı 12 bindi, komple kül edilmiş köy sayısı binin üzerindeydi, ülkeyi yeniden inşa etmek gerekiyordu, kiremit bile ithaldi. Limanlar, madenler yabancıya aitti, demiryollarının bir metresi bile bize ait değildi. Toplam sermayenin sadece yüzde 15'i Türk'tü. Osmanlı'dan ayakta kala kala dört fabrika kalmıştı, Hereke ipek, Feshane yün, Bakırköy bez, Beykoz deri... "Sanayi" denilen işletmelerin yüzde 96'sında motor yoktu. 10 işçiden fazla işçi çalıştıran, sadece 280 işyeri vardı, bunların da 250'si yabancılarındı. Kişi başına milli gelir 45 dolardı. Elektrik sadece İstanbul, İzmir ve Tarsus'ta vardı, güya vardı demek daha doğru olur, çünkü elektrik üretimi sadece 50 kilovatsaatti, yanlış okumadınız, sadece 50 kilovatsaatti. Dört mevsim kullanılabilen karayolu yoktu, otomobil sayısı bin 490'dı, sadece dört şehirde özel otomobil vardı. Zaten perişanız, üstüne, mübadeleyle 400 bin insan geldi. Ceplerinde para yok, iş yok, başlarını sokacak ev yoktu, sığınabilecekleri akraba yoktu, çoğunluğu hastaydı. Gelen her iki çocuktan biri, yollarda, at arabalarının sırtında, ilk iki ay içinde hayatını kaybetti. Kendi ailemden biliyorum, çaresizlikten mağarada kalanlar oldu, mağarada.

***

Kadın, insan değildi. Eşit eğitim hakkı yoktu, meslek edinme hakkı yoktu, boşanma hakkı yoktu, velayet hakkı yoktu, kendisine miras kalan mallar üzerinde bile tasarruf hakkı yoktu, seçme hakkı yoktu, seçilme hakkı yoktu, doğum izni yoktu, çalışma hayatında eşit hakkı yoktu, eşit işe eşit ücret hakkı yoktu, kürtaj hakkı yoktu, gebeliği önleme hakkı yoktu, kızlık soyadını kullanma hakkı yoktu. Tiyatro yok, müzik yok, resim yok, heykel yok, spor yoktu. Arkeolojik eserler, padişahların hediye olarak, trenlerle Avrupa'ya kaçırılmıştı. Kimisi alaturka saati kullanıyor, güneşin battığı anı 12.00 kabul ediyordu. Kimisi zevalî saat'i kullanıyor, güneşin en tepede olduğu anı 12.00 kabul ediyordu. Kimisi güneş batarken grubi saati esas alıyordu. Kimisi güneşin tamamen battığı ezani saati esas alıyordu. "Saat kaç birader?" diye sorduğunda, her kafadan ayrı ses çıkıyordu. Kimisi hicri takvim kullanıyordu, kimisi rumi takvim kullanıyordu. Kimisinin Şubat’ı kimisinin Aralık’ına denk geliyordu. Herkes aynı zaman dilimindeydi ama farklı aylarda yaşıyordu! Dirhem, okka, çeki vardı. Arşın, kulaç, fersah vardı. Ne ağırlığımız dünyaya ayak uydurabiliyordu, ne uzunluğumuz. Ölçülerimiz ortaçağdı. 600 sene boyunca Türkçe'nin ırzına geçilmiş, Arapça-Farsça harmanlamasına Osmanlıca denilmişti. Fransızca, İtalyanca kelimeler, Levanten terimler dilimizi istila etmişti. Karşılıklı sesli-sessiz harfleri olmayan Arapçayla Türkçe yazmaya çalışıyorlardı. "Harf devrimi yapıldı, bir gecede cahilleştirildik" filan deniyor... Hâlbuki İbrahim Müteferrika'dan itibaren 150 sene boyunca basılan kitap sayısı, alt tarafı 417 adetti. Bunların da çoğu gayrimüslimlerin matbaasından çıkmıştı. Ki zaten, Müteferrika da devşirmeydi. Bu topraklara kitap gelene kadar, Avrupa'da 2,5 milyon farklı kitap basılmış, beş milyar adet satılmıştı. Voltaire bir kitabında maalesef "İstanbul'da bir yılda yazılanlar, Paris'te bir günde yazılanlardan azdır" demişti! Gazete sadece İstanbul ve İzmir'de vardı. Erkeklerin sadece yüzde yedisi, kadınların sadece binde dördü okuma yazma biliyordu. Okuryazar erkeklerin ezici çoğunluğu, subay veya gayrimüslimdi. Okul yaşı gelen her dört çocuğumuzdan üçü okula gitmiyordu. Toplam 4 bin 894 ilkokul, sadece 72 ortaokul, sadece 23 lise vardı. Başkent Ankara'da mesela, sadece iki lise vardı. Türkiye'nin tüm liselerinde sadece 230 kız öğrenci kayıtlıydı. Öğretmenlerin üçte birinin öğretmenlik eğitimi yoktu. Bütün memlekette tek üniversite vardı, darülfünun, medreseden halliceydi. Memleket bilimden çok uzaktı. Medreselerde Türkçe yasaktı, bağnazlık yuvasıydı, din diye hurafe öğretiyorlardı.

***

30 Ekim 1923 sabahı... Mustafa Kemal, kendi el yazısıyla İsmet İnönü'ye mektup yazdı. Cumhuriyet'in ilk cumhurbaşkanı, Cumhuriyet'in ilk gününde, Cumhuriyet'in ilk başbakanına şöyle diyordu: "Bize, geri, borçlu, hastalıklı bir vatan miras kaldı, yoksul ve esir ülkelere örnek olacağız, kaderin bizim kuşağımıza yüklediği bir görev bu, özgür bir toplum oluşturmak, çağdaşlaşmak, bu ideali gerçekleştirmek zorundayız, bu görevin ağırlığını ve onurunu seninle paylaşmak istedim, Allah yardımcımız olsun."

***

Cumhuriyet devrimi, mucizedir.

 Ve 29 Ekim 2016 sabahı...  Atatürk'e utanmadan dil uzatan, ya vatan hainidir, ya da vatan hainidir


Yılmaz ÖZDİL



4 Kasım 2022 Cuma

ESTONYA FERİBOTU SENDROMU


Estonya isimli feribot  28 Eylül 1994 tarihinde ana limanı Tallinn’den saat 19:15 civarında Stockholm’e gitmek için limandan ayrıldı. Estonya gemisinin kapasitesi 2000 kişilikti.

29 Eylül 1994'ün ilk saatlerinde fırtına vardı ama bu büyüklükte bir gemiyi batıracak derece değil. Gece 01.00 sularında gemide dalganın neden olduğu tahmin edilen şiddetli bir çarpma sesi duyuldu. Sonraki 10 dakika içinde yolcular ve mürettebat da benzer sesler duyduklarını bildirdiler. Yükleme rampasının gemiden ayrılmasıyla 01.15 sularında gemi sancak tarafına doğru arasında yan yatmaya başladı. Ancak alabora olacak derecede değildi, sadece 20-30 derece yatmıştı.

Saat 01.24’te geminin kaptanı (MAYDAY) çağrısında bulundu. (bunun anlamı radyo kanalları frekansında acil durum tehlikesi demektir) Mayday çağrısına cevap veren gemiler Estonya’dan sürekli  konum bildirmesini istediler ancak taleplerine karşılık gelmedi.

Estonya gemisi hızla sancak tarafına yan yatmaya devam ederken bu arada geminin elektrikleri de kesildi.

Gece 02.00 ila 02.30 arasında kurtarma çalışmaları başladı. Gemide bulunan 989 kişiden 138’i kurtarıldı. Geriye kalan 852 kişi hayatını kaybetti. Hayatını kaybedenlerin ölüm sebebi boğulma ya da hipodermi olarak kayıtlara geçti. 

Geminin yapımından sorumlu şirket Meyer, geminin yapımında herhangi bir sorun olmadığını açıkladı. Yapılan incelemeler sonucunda bu büyüklükte bir geminin bu şekilde yan yatarak batmasını sağlayacak sorun ancak gemideki bir delikten kaynaklanabileceği kanısına varıldı. 

Bizi ilgilendiren kısmı şu. Gemi neden battı değil. Gemide kalıp ölen 852 kişi neden gemiyi terk etmedi?

İddiada, Estonya gemisinin kaptanının “dünyanın en güçlü gemisindesiniz” "bu gemi asla batmaz" " gemiyi terk etmeyin" anonsu yaptığı ve yolcuların buna inandığı. Ve gemiyi terk etmedikleri. 

Geminin baş tarafının kopmasıyla gemi hızla su aldı ve her geçen dakika yan yatmaya başlamıştı. Sancak tarafına doğru yan yatmaya başlayan gemide yolcuların güverteye çıkması zorlaştı. Bu sebeple yolcuların çoğu güverteye çıkamadı. 

Yıl 2023.....